 |
Sorf icin en ideal yerlerden biridir Mancora
 |
| Tanisitigim muhtesem insanlar |
|
Tarih 21 Ocak 2013'ü gösterirken, sıcak ve güneşli bir günde Máncora'ya vardık. Her zamanki gibi bir backpacker'ın ilk hedefi, kalacak ucuz bir yer bulmaktı. Bunun için sokakları dolaşmaya başladık. Sonunda okyanus kıyısında, geceliği 6 dolar olan bir hostel bulduk. Kaldığımız oda oldukça derme çatmaydı ama ortam o kadar güzeldi ki bunu pek umursamadık.
Máncora
Peru'nun kuzeybatısında, Piura Bölgesi'ne bağlı Talara eyaletinde bulunan küçük bir sahil kasabası ve plaj beldesidir. Yaklaşık 8.852 nüfusa (1999) sahiptir. Özellikle sörf tutkunları için Peru'nun en popüler destinasyonlarından biridir.
Yaz aylarında (Aralık-Nisan) sıcaklık çoğu zaman 38 derecenin üzerine çıkar. Geceleri ise tropikal iklimin etkisiyle kısa süreli yağmurlar görülebilir. Yaklaşık 30 farklı plaja sahip olan Máncora, küçük bir kasaba olmasına rağmen turizmden önemli gelir elde eder. Her yıl yaklaşık 400 bin turist ağırlayan kasabanın gece hayatı da oldukça hareketlidir.
Máncora hakkında anlatabileceğim bir şey daha var. Marihuanayı hayatımda ilk kez burada denedim. Arkadaş, öyle bir etkiydi ki tam altı saat kendime gelemedim. Gözlerimi kapattığımda karanlığı görmem gerekirken gökkuşağının bütün renkleri gözümün önünden geçiyordu. Kendime gelmek için okyanusa girdiğimde ise sörf yapan birini yüzen bir su aygırı sandım. Dalgalar da gözümde adeta tsunami büyüklüğüne ulaşmıştı. Bir ara gerçekten boğulacağımı düşünüp can havliyle kulaç attığımı hatırlıyorum.
Siz siz olun, denemeyin. :) Gerçi... deneyin ya, ne olacak!
Gece hayatı ise gerçekten çok canlıydı. Kaldığımız hostelde bile müzik gece yarısından sonra başlıyor, sabah sekize kadar aralıksız devam ediyordu. O on gün boyunca doğru düzgün uyuduğumu hiç hatırlamıyorum. Tabii gece dışarı çıkıp yeni insanlarla tanışıp biraz flört etmeden de olmuyordu. Fakat beni en çok şaşırtan şey, gece birlikte eğlenip güzel vakit geçirdiğin insanların ertesi gün seni hiç tanımıyormuş gibi davranmasıydı. Açıkçası bu bana oldukça garip geldi. Aynısını biz Türkiye'de yapsak neler olacağını tahmin bile edemiyorum.
Máncora'da geçirdiğim süre boyunca harika insanlarla tanıştım ve unutamayacağım dostluklar kurdum. Yaklaşık on gün süren bu keyifli maceranın ardından yine ayrılık vakti gelmişti.

Peru'nun güneyinde bulunan Cusco, deniz seviyesinden 3.650 metre yüksekte yer alan tarihi bir şehirdir. Uzun yıllar boyunca "dünyanın en yüksekte kurulmuş başkenti" olarak anılmıştır. İspanyolların fethinden önce İnka İmparatorluğu'nun başkentiydi ve bugün de Güney Amerika'nın arkeolojik merkezi olarak kabul edilir.
Şehir, şahin başlı bir puma şeklinde tasarlanmış olmasına rağmen eski görkemli günlerinden oldukça uzaktadır. Çoğu Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi burada da neredeyse her köşe başında bir kiliseye rastlamak mümkün. Bazen kendi kendime, "İspanyollar İnkaların elinden topraklarını alıp geriye kiliselerden başka bir şey bırakmamış." diye düşünmeden edemiyordum.
Bir başka dikkatimi çeken konu ise kiliselerin ihtişamıydı. Altın ve gümüşle süslenmiş görkemli yapıların hemen dışında, son derece yoksul insanların yaşamını görmek bana büyük bir tezat gibi geliyordu. Bu manzara, şehirde en çok aklımda kalan görüntülerden biri oldu.
1532 yılında Francisco Pizarro, 168 kişilik ordusuyla Cusco'ya doğru ilerlemişti. Ateşli silahların ve beraberinde gelen bulaşıcı hastalıkların da etkisiyle koskoca İnka İmparatorluğu kısa sürede yıkılmıştı. Henüz tekerleği bile kullanmayan İnkalar, atların üzerinde gelen İspanyolları adeta gökten inmiş insanlar gibi görmüşlerdi. Yaşadıkları şaşkınlığın, koca bir imparatorluğun sonunu hazırlayacağından ise habersizdiler.
Cusco sokaklarında dolaşırken tarihin ağırlığını her adımda hissediyordum. Bir yandan taş sokakları ve görkemli yapıları geziyor, diğer yandan yerli halkın yaşamını izliyordum. Sırtlarında bebeklerini taşıyan, rengârenk kıyafetleri içinde dolaşan insanların yüzlerinde hem yoksulluğun hem de yılların bıraktığı derin izleri görmek beni gerçekten hüzünlendiriyordu.
Cusco'da dört gün geçirdikten sonra, yıllardır hayalini kurduğum Machu Picchu'ya doğru yola çıktım.

Tarih 4 Şubat 2013'ü gösterirken, sabah saat 07.00'de hareket edecek araçla Machu Picchu'ya gitmek için bir acenteye gittim. Herhangi bir tura katılmadan, sadece ulaşım hizmeti almak istediğimi söyledim ve saat 07.30 hareketli minibüs için biletimi aldım.
16 kişilik minibüste benim dışımda herkes rehberli tur satın almıştı. Ben ise zaman sınırlaması olmadan, kendi başıma gezip dilediğim kadar vakit geçirmek istiyordum. Yolun yaklaşık dörtte üçüne geldiğimizde minibüsten inip yürüyerek devam etmeye karar verdim. Yol boyunca kaçırdığım o kadar güzel manzaralar vardı ki daha fazlasını kaçırmayı göze alamazdım.
Yaklaşık dört saat yürüdükten sonra Hydroelectric Tren İstasyonu'na vardım. Oradan trenle Aguas Calientes'e geçtim ve ilk iş olarak Machu Picchu ile Huayna Picchu için 152 sol karşılığında giriş biletimi aldım.
Aguas Calientes (İspanyolca "sıcak sular" anlamına geliyor), dağların arasında kurulmuş küçük ve sevimli bir kasaba. Sanırım tek geçim kaynakları turizm. O kadar çok hostel ve otel var ki sanki herkes evinin bir bölümünü hostele çevirmiş gibi.
Machu Picchu'ya ulaşmak için yaklaşık bir saat yürümek gerekiyor. Eğer yürümek istemezseniz, her yarım saatte bir kalkan otobüsleri kullanabilirsiniz.
Ayrıca Huayna Picchu'ya (klasik Machu Picchu kartpostallarında arkada görünen dağ) girişler saat 10.00 ve 12.00 olmak üzere 200'er kişilik gruplar hâlinde yapılıyor. Bu yüzden Huayna Picchu'ya çıkmayı düşünüyorsanız biletinizi önceden almanızda fayda var.
Zikzak şeklindeki yolu tırmanarak Machu Picchu'ya ulaşıyorsunuz.
Ertesi gün sabah saat 05.00'te kalkıp güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra, daha hava aydınlanmadığı için telefonumun fenerini kullanarak Machu Picchu'ya doğru tırmanmaya başladım. "Tırmanmak" diyorum çünkü gerçekten oldukça dik bir yokuş çıkıyorsunuz.
Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından önce Machu Picchu'nun içinden geçerek Huayna Picchu'ya ulaştım.
Tanıştığım bir İnka yerlisinin anlattığına göre Huayna Picchu, zamanında ibadetlerin yapıldığı, çeşitli ritüellerin gerçekleştirildiği ve hatta genç kızların tanrılara kurban edildiğine inanılan kutsal bir yerdi. Dağın zirvesine ulaşmak yaklaşık bir saat sürüyor. Ancak vardığınızda sizi bekleyen manzara, harcadığınız bütün emeğe fazlasıyla değiyor.
 |
| Wayna Pichu Manzarasi |
Kalabalık yoksa zirveye çıkıp geri inmeniz yaklaşık iki saat sürüyor. Çünkü merdivenler oldukça dar ve tek sıra hâlinde ilerlemek zorundasınız.
Huayna Picchu'yu tamamladıktan sonra yemek molası vermek için Machu Picchu girişindeki restorana geçtim. Offf... O da ne! Fiyatlar inanılmaz pahalıydı. "Keşke gelirken kendime bir sandviç hazırlatsaydım." diye söylendim içimden.
Neyse, karnımı doyurduktan sonra hem yüksekliğin hem de yorgunluğun etkisiyle çimlere uzanıp "Yarım saat kestireyim." dedim. Meğer iki saat uyumuşum. Yağmur başlamasaydı muhtemelen akşama kadar uyumaya devam ederdim.
Uyandıktan sonra görülmesi gereken diğer yerleri de gezdikten sonra, akşam saat altı civarında Aguas Calientes'e dönmek için 6 dolar karşılığında otobüse bindim.
Size küçük bir tavsiye: Otobüse çıkarken değil, inerken binin. :) Enerjiden tasarruf etmenin ne kadar önemli olduğunu o gün yaşayarak öğrenmiş oldum.
Aguas Calientes'te bir gece geçirdikten sonra önümde iki seçenek vardı. Ya Nazca'ya gidip uçaktan Nazca Çizgileri'ni görecektim ya da Puno'da düzenlenen geleneksel kültür festivaline katılacaktım. İkisi de birbirine zıt istikametlerde olduğu için bir tercih yapmam gerekiyordu.
Sonunda "Nazca'yı Google Earth'ten de görebilirim." diyerek Puno'ya gitmeye karar verdim. Bir de vizesiz dolaştığım için Peru'dan bir an önce çıkmam gerektiğini düşünüyordum.
Machu Pichu hakkinda bilgi
Inka medeniyeti, lider Manco Copac’ın hükümranlığını Cuzko adı verilen şehrin yakınında kurmasıyla başlar. Oluşturulan bu gücede Cuzko krallığı ismi verilir. Krallık zaman geçtikçe diğer kabile ve toplulukları kendi bünyesine katarak genişlemeye başlar ve zaman geçtikçe halk ile
yönetim gücünün imkanları, kabiliyetleri genişler. Daha sonra Manco Copac’ın soyundan gelenler bu medeniyeti devam ettirerek Kolomb’un kıtaya gelişine kadar yönetirler.
Machu Picchu’da günümüze kadar varlığını devam ettirmiş olan antik bir İnka şehridir. 7 temmuz 2007 yılında Dünyanın Yeni Yedi Harikasından biri olarak seçilmiştir. Bulunduğu mevki tam olarak anlatılmak istenirse; And dağlarına bağlı olan Urubamba vadisinin üzerinde ve 2.360 m yüksekliktedir. Peru’da bulunan Cusco şehrine 88 km uzaklıktadır.
Antik şehir lider soyundan gelen ve yaşadığı dönemde hükümdar olan Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 ‘li yıllarda inşa ettirilmeye başlanmıştır. Şehir dağın zirvesinde olduğu için ulaşmak oldukça zordur ancak görülmeye değer bir şaheserdir. Machu Picchu’nun kendine bağlı 200’den fazla basamak
sistemi mevcuttur. Bu da şehrin nedenli muazzam bir yapı olduğunu göstermeye yeter çünkü şu anda ayakta kalan hala 3000 basamak bulunmaktadır.
Aslında şehrin tam adı ve hangi amaçla yapıldığı ne yazık ki tam olarak bilinmemektedir. Machu Picchu ismi de bu kente yakın olan bir dağın zirvesinin adıdır ancak şehrin buraya yakın olması ismin antik yapıyla anılmasına sebep olmuştur. Yapının toprak zemin ve kalıntıları incelendiğinde 100’den fazla insan iskeleti bulunmuştur. Ayrıca bu rakam’ın yarısı kadar da mezara denk gelinmiştir. Mezarlarda bulunan iskeletlerin bir kısmı kadınlara bir kısmı da erkeklere aittir. Anlaşılan ilginç bir durumda bu sayının neredeyse yarı yarıya olmasıdır. Şehirde yaşayan insanların burada hangi amaçla yada neden bulundukları bilinmemektedir. Ortaya atılan bir çok teori geçerliliğini kaybetmişse de bulunan iskeletlerin İnka asillerine ve din adamlarına ait olduğu göz önüne alındığında şehrin çok önemli bir yerleşim merkezi olduğu reddedilemez bir gerçektir.
Şehrin keşfini yapan kişi Hiram Bingham’dır lakin bu durum bir kesinlik taşımamaktadır çünkü hakkında yapılan birçok spekülasyon onun bu keşfinin önüne geçmiştir. Bingham’ın keşfinin 1912 ve 1913 yıları arasında olması ayrıca şehirde altın bulunulduğu ve bulunan bu altınların da sözde Amerika’ya taşındığı işin başka bir boyutudur. Orda bulunan yerli halkta bu şehri zaten daha önceden bildiklerini ve Bingham’ın bu yeri keşfetmediğini söylemişlerdir.





Peru'daki Türk Büyükelçiliği ile yaptığım yazışmalar sonucunda, ülkede kaçak kalmanın yaptırımının oldukça ağır olduğunu öğrendim. Yakalanmam hâlinde 3-4 ay sürebilecek bir mahkeme süreci yaşayabileceğimi ve ardından Türkiye'ye sınır dışı edilme ihtimalimin yüksek olduğunu söylediler.
Doğrusu ne olacağını ben de bilmiyordum. "Tutuklanırsam temiz havayı uzun süre göremeyebilirim." diye düşünerek, o arada Titicaca Gölü'ndeki yüzen adaları gezmeye karar verdim.
Kendi kendime de söylenmeden edemiyordum: "Ulan, bir Machu Picchu göreceğiz diye başımıza ne işler açtık!"
Sonra da boş verdim. "Ne olacaksa olsun." dedim. Gerçi 2-3 yıl Peru hapishanelerinde kalsam bile herhâlde sıkılmazdım. Şu hayatta yaşamadığım bir o kalmıştı. Onu da yaşarsam "Gerçekten dolu dolu bir hayat yaşamışım." diye kendimi avutuyordum.
Türkiye'de yıllarca askerden kaç, burada polisten kaç... Bakalım hayat beni en sonunda nerede yakalayacaktı.
Yüzen adalarda yaşayan insanlar, çoğunlukla sazlardan yaptıkları yapay adalarda hayatlarını sürdürüyorlar. Önce göldeki sazları kesip kurutuyorlar. Daha sonra yaklaşık 50 santimetrelik demetler hâline getirerek sazdan büyük bloklar oluşturuyorlar. Bu blokları birbirine bağlayıp adaları meydana getiriyorlar. Çürüyen sazların yerine ise düzenli olarak yenileri ekleniyor.
Adaların zemini tamamen kuru sazlarla kaplı. Üzerinde yürüdükçe hafif hafif çıtırdıyor. Evlerin önündeki ortak alanlar adeta küçük bir mahalle meydanını andırıyor. Masal gibi geliyor ama hepsi gerçek.
Adalar arasındaki ulaşım da yine sazlardan yapılan, ejderha başını andıran teknelerle sağlanıyor. Turistik tekneler de balıkçı tekneleri de aynı malzemeden yapılıyor.
Saz, göl halkı için sadece bir yapı malzemesi değil, aynı zamanda bir besin kaynağı. Taze sürgünlerinin yumuşak iç kısmını hem çocuklar hem de yetişkinler tüketiyor. Elbette tek besinleri bu değil; balık, ördek ve diğer gıdalar da sofralarının önemli bir parçası.
Burada yaşayan yaklaşık iki bin Aymara ve Keçuva yerlisi, İnka uygarlığının torunları olarak kabul ediliyor. Güneş altında geçen bir ömrün izleri yüzlerine işlemiş. Çatlamış tenleri ve güneşten bronzlaşmış yüzleriyle gerçekten "Güneşin çocukları" gibilerdi. Çocukluğumdaki köy insanlarını hatırlattılar bana.
Yapay adalarda tek bir ağaç bile yok. Gözün görebildiği tek yeşillik, adaların etrafını saran sazlıklar.
Bu adalara neden "yüzen adalar" dendiğini merak ediyorsanız cevabı çok basit: Gerçekten yüzüyorlar.
Puno macerasını tamamladıktan sonra Peru-Bolivya sınırındaki Yunguyo'ya geçtim. Ortada "işte sınır burası" diyebileceğiniz belirgin bir çizgi yoktu. İnsanlar yürüyerek sınırı geçiyor, hatta komşu ülkeye alışveriş yapmaya bile gidiyorlardı.
Önce Peru sınır karakoluna girip insanların nasıl işlem yaptığını gözlemledim. Ardından hemen yan taraftaki Bolivya sınır kapısına geçerek giriş damgası almak için sıraya girdim. Amacım, Peru'dan çıkış damgasını kontrol edip etmediklerini öğrenmekti.
Sonuç tam bir hayal kırıklığıydı. Sadece çıkış damgasını kontrol etmekle kalmıyor, Peru'dan almam gereken bir belgeyi de soruyorlardı.
Başka çarem yoktu. Sınırı yine damgasız geçecektim.
Karakoldan çıkıp Bolivya tarafına doğru yürümeye başladım. Tam o sırada bir dolmuş muavini "Copacabana!" diye bağırıyordu. Koşarak dolmuşa yetiştim ve Copacabana'ya doğru yola çıktım.
Böylece sırtımdaki haritaya bir ülke daha eklenmiş oldu
Tarihi
İspanyol dönemi öncesi Peru tarihi hakkında elde bulunan yazılı ve kayıtlı belgeler yetersiz olduğu için bu döneme ait bilgiler oldukça sınırlıdır. Yapılan arkeolojik ve tarihî araştırmalara göre, Peru topraklarında yaşayan ilk insanlar Panama Boğazı'nı geçen, Pasifik Okyanusu kıyılarına ulaşan göçebe avcı ve balıkçı topluluklarıdır.
Peru'da M.Ö. 1200 yıllarından M.S. 1532 yılına kadar çeşitli medeniyetler hüküm sürmüştür. Chavín, Klasik, Chimú ve İnka olarak bilinen bu uygarlıklar arasında, kıtada ve Peru tarihinde en büyük etkiyi bırakan medeniyet İnkalar olmuştur.
İspanyollar, 1531 yılında Francisco Pizarro önderliğinde Peru'ya ulaştılar. Ardından Lima, İspanya adına ülkeyi yöneten genel valilerin merkezi hâline geldi. Güney Amerika'da giderek güçlenen İspanyol hâkimiyeti, Peru'nun bağımsızlığının uzun yıllar gecikmesine neden oldu.
1821 yılında Arjantinli José de San Martín komutasındaki birlikler Peru'ya girerek bağımsızlık mücadelesini başlattı. Daha sonra Simón Bolívar ve Antonio José de Sucre komutasındaki kuvvetler İspanyolları yenilgiye uğrattılar. Callao'nun da ele geçirilmesinin ardından Peru, 1826 yılında bağımsızlığını ilan etti. Böylece Amerika kıtasındaki İspanyol İmparatorluğu'nun çöküş süreci hız kazandı.
Bağımsızlıktan sonra ülkede uzun yıllar siyasi istikrarsızlık yaşandı. 1822 yılında kongre cumhuriyet anayasasını kabul etti ve 1823 yılında José de la Riva Agüero Peru'nun ilk devlet başkanı oldu.
1879-1884 yılları arasında Şili ile Peru ve Bolivya arasında savaş yaşandı. Bu savaş sırasında Tarapacá, Tacna ve Arica bölgeleri Şili'nin eline geçti. Uzun süren anlaşmazlıklar, 1929 yılında imzalanan antlaşmayla büyük ölçüde sona erdi. Antlaşmaya göre Arica dışındaki bazı bölgeler Peru'ya geri verildi.
1968 yılında gerçekleştirilen askerî darbeyle Devlet Başkanı Fernando Belaúnde Terry görevden uzaklaştırıldı. 1974 yılına kadar devam eden askerî yönetim döneminde petrol, bankacılık, madencilik ve balıkçılık sektörleri millîleştirildi.
Daha sonra yeniden devlet başkanlığına Fernando Belaúnde Terry getirildi. Yeni hükümet sosyalist politikaları terk ederek daha liberal bir ekonomik sisteme yöneldi ve ülke ekonomisi yeniden toparlanmaya başladı.
1981 yılında Ekvador sınırında kısa süreli çatışmalar yaşandı. Ardından Maoist görüşe sahip silahlı gruplar ülkede çeşitli terör eylemleri gerçekleştirmeye başladı. Özellikle 1982 ve 1983 yıllarında yoğunlaşan bu saldırılar, Peru'nun yakın tarihine damgasını vuran önemli olaylar arasında yer aldı.